AnasayfaTakvimSSSAramaÜye ListesiKullanıcı GruplarıKayıt OlGiriş yap

Paylaş | 
 

 Sorcha Kuran.

Aşağa gitmek 
YazarMesaj
A. Sorcha Kuran
6. Sınıf Çaylak
6. Sınıf Çaylak


Mesaj Sayısı : 4
Kayıt tarihi : 30/05/10

MesajKonu: Sorcha Kuran.   Paz Mayıs 30, 2010 1:51 pm

Sabahın ilk ışıklarıyla açmıştım gözlerimi. Bir gündür içim içme sığmıyordu. Aslında her şeye kolay sevinen biri değildim. Ama bu sıradan bir şey değildi. Soul Of Guardia grubuna girmeme belki de saatler kalmıştı. William benimle konuşmuyordu. Nedenini bilmiyorum ama sevgilim benim kendisiyle sırt sırta savaşmamı istemiyordu. Ama ben istiyordum. Hatta William’ın yani eski adıyla Harry’nin bu birlikte olduğunu öğrendiğim andan itibaren başka bir şey düşünemiyordum. Evet, kesinlikle yapamıyordum. Beni istememesi hiç hoşuma gitmemişti. Bunları bir kenara bırakıp giydiklerime odaklandım. Kelimenin tam anlamıyla uzun topuklu bir çizme giymiştim. Ayrıca elbisemde oldukça miniydi. Aslında giyinirken güzel mi yoksa tehlikeli mi görünmem gerektiğine karar verememiştim. Ama sonunda güzel olmanın daha anlamlı olacağında karar kılmıştım. Ayrıca biraz da tehlikeliydim. Çünkü bacağımın görülen kısmında asam asılıydı ve bileklerimde ise bir savaşçıya yakışacak bir bileklik vardı. Tanrım! Süperim ya…

Zil çalınca uzun ve sarmal merdivenlerimden seke seke aşağıya indim. Annabella beni görünce gülümsedi ve çantamı uzattı. Çantam olursa yeterince hızlı asa çekemezdim. Bu yüzden ona ihtiyacım olmadığımı belirttim. Her zaman kibarlık ve nezaket kurallarına uyardım. Gülümseyerek kapıyı açtım. Beni almaya William gelmişti. Ama mutsuz olduğu yüzünden okunuyordu. Beni görünce tek kaşını kaldırdı ve kuru bir sesle ‘Bunun için uygun değilsin.’ dedi. Hevesimi kırmaya çalışıyordu. Ama buna pabuç bırakacak kız değildim. O, hayatını tehlikeye atıyorsa benim evde oturup çocuk bakmamı bekleyemezdi. Çünkü ben Kuran kızıydım. Bir nevi bu birliğe girmek boynumun borcuydu. Onu arabasına kadar takip ettim. Arabanın kapısını açmasını bekliyordum. Ama direkt olarak şoför koltuğuna geçti. Kaba şey…

Yol oldukça sessizdi. Kendimi medeniyetten uzaklaşıyor gibi hissettim. Acaba neden bir bacayla gitmemiştik. Etrafıma bakarken bize oldukça zayıf bir bitki örtüsünün eşlik ettiğini gördüm. Henüz şirin sevgilim sinirlerimi tepeme getirememişti. Koca bir taşı görmemiş gibi üzerinden geçti ve bende kafamı arabanın tavanına çarptım. İsyankâr bir sesle ‘Willié!’ dedim. Ama bu yaptığım sadece bana sert bir bakış atmasından başka bir işe yaramamıştı. Sonra William bana nereye gittiğimizi söyledi. Görkemli Ceyms Şatosu…

William onu, çok geçmeden Ceyms Şatosunu ve bu şatonun yüzüstü bırakılmış parkına götürmüştü. Görkemli yaz mevsimi gelişi güzel açılıp saçılmıştı bu bahçede. Girişte bahçeyi koruyan hiçbir şey kalmamıştı artık. Hendek yarı yarıya dolmuştu. Çit kopup açılmıştı. Yerinden oynamış olan parmaklıklı bahçe kapısı daha ilk omuz vuruşunda yana yığılıvermişti. Bahçe yolu diye bir şey kalmamıştı. Taşkın çimenliklerde birkaç otçul sihirli yaratık bereketli yabani otları serbestçe otluyordu. Diğerleri ise genişçe açılmış olan sık ağaçlıkların boşluğunda serinlik arıyordu. Bu yaz bolluğunun şurasında burasında birkaç çiçek, ya da yabancı birkaç yaprak göze ilişiyordu belli belirsiz. Bu yapraklı dallar, daha basit türler tarafından adeta boğulmuş olan, el emeği eski bitkilerin sabırlı kalıntısıydı.

Şatonun basamaklarına gelmiştik. İlk basamaklar otlar altında kalmıştı. Üsttekiler birbirinden ayrılmış ve kırılmıştı. William’ın melodik sesi ‘REPORE!’ diye çınladı sessizlikte. Ancak ben William’ın asasını çıkardığının farkından dahi değildim. Aferin bana. Onun kıvrak hareketlerine ve eşsiz yüzüne öylesine yoğunlaşmıştım ki şu an biri arkamdan asa doğrultsa çoktan haklanmış olurdum.

Burada ne aradığımızı merak ediyordum. Çünkü Ceyms Şatosundan geriye hiçbir şey kalmamıştı. William son kararımdan bu yana tek kelime bile etmemişti. Yok, haksızlık etmeyeyim. Sadece ‘Bunun için uygun değilsin.’ Demişti. Aslında bu bir ilerleme sayılırdı. William’a bakınca aramızdaki mesafeden nefret etmiştim. Dar ve alçak koridorlardan geçerken dayanamayıp koluna girdim. William, sanki bulaşıcı bir hastalık taşıyormuşum gibi benden kolunu kurtardı ve geri çekildi. Gözlerim dolmuştu. Dayanamayıp ‘Ne-den?’ diye haykırdım. Aslında sesimi yükseltmek istememiştim ama istemsiz olarak aşırı yüksek çıkmıştı. Boş ve uzun koridor benim bu acı sesimle kamçılanmıştı. William kaşlarını çatarak bana döndü. Gözlerinde nefret, öfke ve yanı sıra -tabi ki gizli olarak- acı ve aşk vardı…

Bileğimi tuttu. Bir şey söylemek üzere ağzını açtı. Ama ne olsuysa açtığı gibi kapattı. Dizlerimin bağı çözüldü ve kendimi saniyenin onda biri kadar bir sürede yerde buldum. Şuurumu kaybetmiştim. Gözlerimden sel gibi gözyaşı akıyordu. Ancak beni teselli için saran kollar yoktu. Koridorda ayak sesleri işittim. William duygudan yoksun sesiyle ‘Gözyaşlarının burada hiçbir değeri yok. Şimdi iki seçeneğin var. Eğer burada yaşayacaksan bu değersiz gözyaşlarını dökme. Çünkü bu seni zavallılaştırır. Yok, gözyaşı dökeceksen ikinci seçeneğin git evine, orada otur ve ağladığın zaman seni teselli edeyim.’ Dedi.

Gözlerimdeki yaşları elimin tersiyle sildim. William haklıydı. Şimdi düşününce yaptığım zavallılıktı. Evde dizimi kırıp her gün William’ın sağlığı ile ilgili bilgiler beklemeyecektim. Sevdiğim adamı koruyacaktım. Bu konuda kararlıydım.

Bir salona ulaştık. Ancak yolumuzun bitmediği belliydi. Salonun camlı kapıları önünde, dayanıklı tahtaları görünce durdu William. Yemek mahzeni hava deliğinden ancak hırsızlar gibi süzülerek girebildik. Oradan bir merdiven daha yukarı bir yere çıkıyor gibiydi. Yavaşça döküntü merdivenden çıktık. Ancak ne şanstır ki elime bir odun parçası saplandı. Tam çığlık atacaktım ki ağzını güç bela kapattım. William bana BURADAİŞİNYOK bakışı attı ve yeniden yürümeye başladı. Sıkılmaya başlamıştım. Daha ne kadar devam edecektik bu yola? Çökük bir odaya gelmiştik. Hiç şaşırmamıştım. Neden acaba? Çünkü bütün şato çökmüştü. Oda da duvar yerine kapı yapılmış gibiydi. Ancak kapılardan hiçbiri kapalı değildi. Tahta taban yer yer eğrildiği için ve kırılıp çökecek duruma geldiği için odadan odaya sakınarak ilerliyorduk. Ayrıca gürültü çıkmasın diye parmak uçlarına basarak yürüyorduk. Zaten William istemediği sürece yokmuşum gibi hissettiriyordu. Herhangi birinin orada bulunup da ayak seslerimi duyacağından çekindiğim için değil, bu bomboş binanın derin sessizliğinde patavatsızca yankılanan gürültüden ürktüğüm için sessiz ilerliyordum. Zaten sevgilim(!) hiç ama hiç tınlamıyordu beni. Sonunda yine kırık dökük bir merdivene geldik. Artık William’ın beni eve götürmesi için yalvarana kadar yoracağını düşünüyordum. Ama pes etme niyetinde değildim. Asamı çıkarıp inatçı bir sesle ‘Repore!’ dedim. Bu sefer merdiveni ben onarmıştım. Aferin bana. Birden içimi çocuksu bir sevinç dalgası kaplamıştı. Ancak bu da uzun sürme niyetinde değildi herhalde. Çünkü William eski bir sandığı açmıştı, ardından elini sandığa soktu ve ‘Klick!’ sesi yankılandı boş odada. William kapıyı açtı. Elini kalbine koydu ve hafifçe eğilerek ‘Soul Of Guardia’ya hoş geldiniz!’ dedi. Sesi yine boştu. Lanet olsun. Hep böyle mi yapacaktı. Bilmiyordum ve bunu bilmemek beni kahrediyordu. William’ın yüzünde bezgin bir ifade vardı. Ona inatçı ve BENKAZANDIM mesajının olduğu bir bakış attım ve karanlığa alışmış gözlerim için fazla ışıklı olan odaya girdim.

Odada ilk gözüme çarpan her yirmi santimetrede bir duvara yerleştirilmiş meşaleler oldu. Sonra etrafımdaki hep beyaz pelerinler giymiş büyük bir topluluk gözlerimi perdeledi. Hiç zaman kaybetmeden pürüzsüz yere baktım. Keşke birden fazla şeyi aynı anda görebilseydim. Zemin kıpkırmızıydı. Ayrıca tam ortada beyaz örtülü bir masa vardı. Zeminin üzerinde göz gezdirince beşli yıldız ve etrafında bir çember olduğunu gördüm. Yıldızın her iki köşesi arasına sırasıyla pembe, mavi, turuncu ve yeşil halkalar yerleştirilmiş ve beyaz masanın hemen yanında mor bir halka kendisini belli ediyordu. Yavaşça görsel abidenin ortasına doğru ilerledim. Tam ortaya geldiğimde William’ın zarafetini bile gölgede bırakan bir zariflikle gri pelerinli bir adam benimle buluştu ve elimi tuttu. Bu durum karşısında William’ın olduğu yerde kıskançlık krizi geçireceğini düşünerek az önce onun durduğu yere baktım. O, yoktu. Ama birkaç saniye önce orada olduğu üzere bahse girebilirdim. Üstelik garip bir şekilde girdiğimiz kapı da yok olmuştu. Zaten yok olan kapılara Hogwarts’ta alışmıştım. Elimi tutan adam dikkati üzerine çekebilmek için sesli bir şekilde boğazını temizledi. Ona dönüp en masum gülümsememi gösterdim. Adam da bana hoş bir gülümsemeyle karşılık verdi. Başkası görse flört ediyoruz diye düşünürdü.

‘Merhaba, Bayan Kuran; Soul Of Guardia’ya hoş geldiniz. Şaşkınlığınızı anlayabiliyorum. Ancak size burada neler döndüğünü açıklamama izin verirseniz bahtiyar olurum. Sevgili gardiyanlarımdan birisi –özellikle birliğimize en çok yardımı dokunanı- sizin bizim mütevazı birliğimize katılmak istediğinizi belirtti. Bu bizim ilk kurulduğumuz andan beri yaptığımız bir karşılama ve eş belirleme törenidir.’ Sesi kayıtsızdı. Ayrıca dediklerini anlamam bir hayli uzun sürdü. Sonra ‘Ya!’ gibi çok zekice(!) bir cümle kurdum. Adam hiç vakit kaybetmeden zarif bir hareketle beyaz masaya uzandı. Sinmeden yapamamıştım. Göz ucuyla bu nazik adamın bir çift bileklik ve bir bıçak aldığını gördüm. Sonra yüzünü bana döndü. Utanmış bir ifadeyle ‘Ah! Ne kabayım. Ben seni tanıyorum ancak senin beni tanıdığın söylenemez. Ben Bosué, bu birliğin yani sizlerin liderinizim. ‘ dedi. Tek eliyle iki bilekliği tutup ‘Bunlar senin ortağınla aranızda bağ oluşturmamız için özel bir büyüyle donatıldı. Bu bileklikleri ya çok aptallar ya da çok cesurlar çıkarmayı deneyebilir. Ancak bileklik o kişinin amacının temiz olduğuna inanmazsa o kişinin canını alır. ’ dedi ve gümüş sağlı bir bıçağı göstererek bu bilekliklerle ilgili biraz bilgi daha verdi. Bu bilekliklere ortağın kanı akıtılırmış. Ayrıca beşli yıldızın beş elementi temsil eden kısımları güvenilirlik, sadakat, bilgelik, duygudaşlık ve samimiyeti temsil ettiğini belirtmişti. Koparmanın -yani çıkarmanın tek yolu bu- acı vermesinin nedeni ise ihaneti yüzde birin altına getirmekti. Haklıydı. Çünkü karanlık, en iyi bildiklerimizin içinde bile olabilirdi. Sonra adam beyaz pelerinlilere dönüp kimi benim eşim olmak istediğini sordu. Bu eşin ne olduğu hakkında en ufak bir fikre sahip değildim. Ondan fazla kişi bir adım öne çıktı. Hepsi erkekti. Bu gururumu okşamıştı. Ama bu eş olayı neyse onun William olacağından emindim. Bosué şaşkın bir gülümseme takındı. ‘İlginç Sorcha. Gerçekten ilginç! Biliyor musun, güzelliğin gardiyanlarımın gözünü kamaştırmış. Ayrıca William, senin eşinin olduğunu sanıyordum.William’ın eşi var mıydı?! Kan beynime sıçradı. Ardından bunun yalan olduğuna inanmak istercesine William’ın bileğine baktım. Oradaydı. Lanet olsun. Onun canına okuyacaktım. Yok, vazgeçtim. Canı cehenneme. Onun eşi varsa benimde olacaktı. Neden girmemi istediği belli oluyordu. Önceden beni tehlikeden uzak tutmak için yaptığını düşünüyordum. Ama şu an sadece bana boynuz takmak için olduğunu anlamış bulunmaktaydım. William seri bir hareketle elini bilekliğe götürdü ve beklemediğim bir hareketle bilekliği kopardı. Yüzünden acı çektiği belliydi. O an ona olan bütün kızgınlığımı unutmuştum. Her ne kadar kaba davranmış olsa da buraya geliş sebebim oydu. Hiç düşünmeden yere çökmüş olan sevgilimin yanına koştum. Ancak bir el –bir kız eli- bana engel oldu. Ona sert bir bakış gönderip elimi asama uzattım. Kızın sağlık ikonu bronzluğu yeşile çalmıştı. Bosué yatıştırıcı bir sesle ‘Çocuklar, çocuklar! Lütfen ama… Sırf meraktan sevgili dostum. Sırf meraktan bilekliğimi koparmayı denemiştim ama acısına dayanamamıştım. Cesaretine ve direncine hayranım William. Sanırım, şimdi bir eşin yok. Lütfen gel de bağlılık büyüsünü kuralım.’ Dedi. Sonra kolunu tutmam için bana uzattı. Girdim ancak aklım William’daydı. William iniltiyle doğruldu. Bu ortaklık bu kadar önemli miydi? William sorumu duymuşçasına kulağıma ‘Ortağın senin kocan olur!’ dedi. Hiçbir şey söyleyecek durumda değildim. Bende akıllıca davranıp söylemedim. Bileklikleri Bosué’ye uzattık. William’ın gözlerine baktığımda zafer parıltısını gördüm. Gözleri adeta kahkaha atıyordu. Yine bir şey anlamamıştım. Ama anlamayı umuyordum. Bosué bıçağı uzattı ve ben William’a baktım. O ise bana bakmadan bıçağı aldı. Bende beklemeden bileğimi uzattım. William sanki bana dokunmaya korkarcasına bileğime hafif bir çizik attı. Bende kanı alıp onun bilekliğine sürdüm. Sıra bendeydi. Ellerim titremeye başladı. William yardımcı olmak amacıyla bıçağı tutan elimi tuttu ve hiç güç kullanmadığım halde bileğinde derin bir kesik vardı. Sonra bileğindeki kanı benim bilekliğime akıttı. Tören o an bitmişti. Derin nutuklar yoktu. Sadeydi. Müzik yoktu ama anlamlıydı. William bana sarılmıştı. Sonra alaycı bir tavırla ‘Ne yani benden başkasıyla mı evlenmeyi düşünüyorsun?’ dedi. Soru değildi. Tam ‘Ama senin ortağın vardı.’ Diyecektim ki William’ın yüzündeki o masum ve temiz mutluluk dilimi üst damağıma yapıştırdı. Sonra bir gerçek beynime çarptı. Artık onundum. Tıpkı onunda benim olduğu gibi…
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör
Helioius Gwyne Dymcoria
5. Sınıf Çaylak | Karanlık Kızlar Lideri
5. Sınıf Çaylak | Karanlık Kızlar Lideri


Mesaj Sayısı : 134
Kayıt tarihi : 23/05/10
Yaş : 22
Nerden : Tulsa.

MesajKonu: Geri: Sorcha Kuran.   Paz Mayıs 30, 2010 2:00 pm

Betimleme - 20 Puan
Kurgu - 15 Puan
Hayal Gücü - 13 Puan
Akıcılık - 15 Puan
İmla - 15 Puan [ İmla hatası bulamadım. ]
Renklendirme - 9 Puan
Uzunluk - 10 Puan

Toplam Doksan Yedi. ^^

Kutsanmaya.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör http://thehouseofnightrpg.yetkin-forum.com
 
Sorcha Kuran.
Sayfa başına dön 
1 sayfadaki 1 sayfası

Bu forumun müsaadesi var:Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
House Of Night Rpg :: Başlangıç ve Yardım :: Rpg Gücünüz :: Rp Puanlatma-
Buraya geçin: